Bir fizyoterapist olarak nörobilim alanında akademik yolculuğumda bundan 3 yıl önce hayatımın en büyük hayallerinden biri gerçek oldu. Beslenme, bağırsak ve beyin ilişkisi üzerine çalışacağım bir doktora programına (Neuroscience PhD) Amerika’da kabul edildim. Bu kabulü almamın arkasında klasik bir akademik CV’den çok daha farklı, tamamen bana ait bir hikâye vardı. Beni o tek kişilik kontenjana yerleştiren asıl şey yıllar süren kronik sağlık sorunlarımı kimseden profesyonel destek almadan, tamamen kendi üzerimde yürüttüğüm bir iyileşme süreciyle yönetmeyi başarmış olmamdı. Bilimsel literatürü tarayarak, bağırsak-beslenme ilişkisini sorgulayarak ve hayatımdan bazı gıdaları bilinçli şekilde çıkararak kendi bedenimin şifresini çözmüştüm.
Bunların hiçbiri o dönemde net biçimde bilimsel olarak kanıtlanmış değildi. Ancak ben biyolojik mantığı kurmuş, bağlantıları sezmiş, denemiş ve sonuç almıştım. Beni programa kabul eden profesör tam olarak bu bilimsel meraktan, bağlantı kurabilme becerisinden ve en önemlisi kendi bedeni üzerinde sorumluluk alabilme cesaretinden etkilenmişti. Ancak hikâye maalesef burada yön değiştirdi. Tam süreç başlarken, hocanın alacağı araştırma hibesi (grant) iptal edildi, bölüm o yıl öğrenci almama kararı aldı ve ben o tek kişilik kontenjanı kaybettim. Hayallerime daha başlamadan veda etmek zorunda kalmak bugün bile benim için sindirmesi en zor deneyimlerden biridir.
Akademinin Mutfağındaki İllüzyonlar
Amerika’da eşimin doktora sürecine çok yakından tanıklık ederken ve akademik araştırmaların yürütüldüğü laboratuvarlarda çalışma fırsatı bulduğumda, içimde derin bir sorgulama başladı. Bilimsel kanıtlara olan inancımın artması gerekirken, bilime yaklaştıkça ona olan inancım ironik biçimde azalıyordu. Çünkü akademinin mutfağına girdiğinizde, size “gerçek” diye sunulan bilgilerin aslında nasıl kısıtlı örneklemlerle, hangi finansal ve yapısal baskılarla ve ne kadar dar metodolojik çerçeveler içinde üretildiğini görüyorsunuz.
Bu sorgulamada yalnız olmadığımı, Stanford Üniversitesi’nden Prof. John Ioannidis’in “Why Most Published Research Findings Are False” (Yayımlanmış Araştırma Bulgularının Çoğu Neden Yanlıştır) adlı ufuk açıcı çalışmasıyla fark ettim. Ioannidis, bugün “kesin” kabul ettiğimiz birçok araştırma sonucunun metodolojik hatalar, çıkar çatışmaları ve yetersiz örneklemler nedeniyle aslında ne kadar kırılgan olduğunu matematiksel olarak ortaya koyuyordu.
Bedenin Karmaşıklığı vs. Laboratuvarın Darlığı
İnsan bedeni; sinir sistemi, bağışıklık, hormonlar, psikoloji ve çevre gibi sayısız değişkenin bir arada kusursuzca çalıştığı bir bütündür. Ancak geleneksel çalışmalar, bu çok değişkenli biyolojiyi tek bir değişkene indirgeyip “sadece bunu izole edelim” der. Sonuç mu? Gerçek hayatta harika çalışan bir mekanizma, laboratuvar ortamında “etkisiz” görünebilir ya da tam tersi yaşanabilir. Ioannidis’in de vurguladığı gibi, basitleştirme arttıkça biyolojik gerçeklikten o kadar uzaklaşırız.
Bilimsel süreç çoğu zaman hantaldır. Biyolojik olarak son derece güçlü etkileri olan bazı yaklaşımlar; yeterli finansman bulamadığı için, mevcut paradigmayı zorladığı için ya da ölçülmesi zor olduğu için hiçbir zaman “kanıtlanmış” kategorisine giremeyebilir. Orada benim için çok net bir gerçek aydınlandı: Bir bilginin henüz makalelerde yer almıyor olması, onun yanlış olduğu anlamına gelmez. Sadece bilim, onu test edecek noktaya henüz gelmemiş olabilir. Unutmayın; kanıt yokluğu, yokluğun kanıtı değildir.
Klinikteki Gerçek: Bilimi Beklemek Zorunda Değilsiniz
Laboratuvarlarda gördüğüm bu dar bakış açısı, bugün bir fizyoterapist olarak klinikteki yaklaşımımı doğrudan şekillendiriyor. Kronik bel ağrısıyla gelen bir danışanıma yalnızca ezberlenmiş egzersizler vermememin çok temel bir sebebi var.
- Vagus Aktivasyonu: Kulak üzerinden yapılan ince dokunuşlarla otonom sinir sisteminin ayarını değiştiriyoruz.
- Skar Dokusu Mobilizasyonu: Bazen 20 yıllık bir ameliyat dikişine çalışıyoruz. Çünkü o dokunun yarattığı mekanik ve nörolojik gerilimin vücudun çok uzak bölgelerinde inatçı bir ağrıya yol açabildiğini biliyorum.
- Diyafram Nefesi: Sadece nefes almıyoruz, sinir sisteminin kontrol paneline doğrudan müdahale ediyoruz.
Evet, fasya konusu veya bu bağlantıların tümü henüz altın standartlarda bilimsel olarak kanıtlanmış olmayabilir. Ancak klinikte her seferinde tutarlı ve olumlu sonuçlar alıyorum. Kendi iyileşme yolculuğum bana en acı ama en özgürleştirici dersi verdi:
Bilim yavaştır, ama hayat ve acı beklemez. Eğer bir mekanizmanın biyolojik mantığını anlıyorsanız, bilimin size yetişmesini beklemek zorunda değilsiniz.
Akademi bana şüphe etmeyi öğretti, klinik ise sonuç almayı. Bugün amacım, kitaplarda yazılanları ezberden tekrar etmek değil, bilimin sınırlarında cesurca dolaşarak, bedeniniz için gerçekten neyin işe yaradığını bulmaktır.
